Görünen Köyün Kılavuzu

13 Kasım 2017 Pazartesi

Sevgiye Saygı Kuşağı**

 Akdeniz ikliminde yeşeren bir umuttun sen. Kocaman gövden ve sonrasız dalların ile nereye uzansan bir cennet bahçesine çeviriyordun orayı. Kurumuşluğa akıp yetişen su gibi minnet duyuyorduk sana. Sen kendinden önce yeşerten ve yaşatan, kendi yanarken güneşe meydan okuyup gölgeler açtıran ve tüm karanlığı kovmak için güneşin kendisi olan kızıl iklim, al rengi şafakların, ufukları birleştiren gök ve bütün yeryüzü.

 Bitkinliği bitiren, dar vakitleri oyuna çeviren bir dirayettin sen. Sabrın son sınırı gönlün kadar yüce bir erdemdi, hiç aşmadığın. Kızgınlığın görülmüş şey değildi çünkü hüner bildiğin sabrın kendisiydi, öfke değil. Seni görenin gözü açılır, beli dikleşirdi. Selama duran ayçiçekleri gibi bir renk alırdı gülümsemek. Aydınlığın tarifi yapılırken baş köşe de oturandın sen. Adım attığını yol, ağzından çıkanı yordam bildim. İşin iyisini, ahlakın güzelini, sevmenin yücesini senden öğrendim.
Sırtımızın peki karnımızın tokuydu şüphesiz adın.

Eğer olur da bir gün umutsuzluğa düşer ve yolumu kaybedersem.. Hiç üzülmem. Çünkü ne kadar uzasam ve uzansam da biliyorum ki dünyanın en yüksek tepesi hala senin omuzlarındır Babam.

 M' Caner ÖZÇELİK

**Tüm sevgi ve saygımla; Altan isimli yıkılmaz bir dağ olan babam için.

Sevgiye Saygı Kuşağı*

 Öyle zayıftı ki.. Bir bakmayla ardında bıraktığı tüm hayal kırıklıklarını görebilirdiniz. Altından kalkamayacağınızı düşündüğünüz acılar mı yaşadınız? Onun yaşadıkları altından kalkılamayacak acılardı. Farkındaydı. Ama biliyordu ki bunu istemezdi o, giderken.. Belki son bakışında bunu sezmişti, bunu hiç konuşmadı. Küçük bir çocuğun küt saçlarında ve iki hecelik sesinde kaldıramayacağından fazlasını kaldırıp atmanın gücünü bulmuş yaşama tutunmayı bilmişti. Üzüntü, keder, dert ve onu çevreleyen tüm sıkıntılar yangından fırlamış kor taneleri gibi üzerine yağar, sığındığı tek yuva; yüreğine vururken alevler, saçları yanmışlığın rengini alıp kömür karaya bürünmüştü bile. O farkına varamadan, yıllar, kasvetiyle geçiyordu.

 Yorgunluk ve yılgınlık saçlarına aklar düşürecekken ona doğru koşan bu büyümüş, sesi toklaşmış ama ağzında hala aynı iki hece ile seslenmeyi kendine yuva edinmiş bir kız çocuğu ellerini tutunca o da aynı şekilde tutunmayı seçti yaşama. Ve hayat, adına yaraşır birini hayatına soktuğunda, o, gözlerinde akdeniz iklimiyle geceyi batırıp yeni günü getirdiğinde, saçları, yeni bir doğumun başlayışın da ki kızıllığı almıştı çoktan.

 Şimdi ki sıkıntıları eskisinden hatta eski zayıf halinden daha hafif belki.. Söz gelimi mevsim geçişlerinde yapraklarına üzülmesi gibi bir ağacın. Küllerin her nefesiyle sağa sola savrulduğu bir penceresi açık yürek evinde o ağlayan sevgi büyüdü ve dile geldi, söylemeden duyan kulakları sesiyle irkildiğinde belki o da buna hazır değildi fakat o ve umut, küllerin içinden yükselen bir el gibi açıyor çiçeklerini ve yeniden atan bu kalp, yalnız kendi için değil, dokunduğu, bir şekilde yaşamına dahil olduğu herkes için yeni günün doğuşu gibi aydınlık saçlarına parlak bir şafak rengini veriyor.

Ah bir gün bir Tanrıya inanmam gerekirse, ona adınla sesleneceğim Anne.

M' Caner ÖZÇELİK

*Tüm sevgi ve saygımla; Şafak isimli güzel kadın annem için.

3 Kasım 2017 Cuma

Ara

 Varmadayım. Rüzgar gibi esmedeyim bi başıma. Geçen yaşlarımın nihayete ereceği o ince telaştayım. Su veren ellerin çok olsun, ziyadeyim. Sayendeyim. Bir küçük aralıktan sokağa vuran ışıltıda, çocuk adımlarıyla bir oyundayım. Bilmiyorum anlar mısın güz vakti yaklaşırsam sana. Aramızda ilk adımın cesareti kadar küçük bir mesafe, durmaktayım.
 Bir şarkıyla zamandan kaçıyorum. Bir şarkıyla zamana sığınıyorum. Sonra çıkıp çıkıp sana geliyorum. Sesin, yere varamayan yağmur damlası nerede var oluyorsa, orada bir yerde. Yalnız ben duymaktayım. Yağmaktayım. Tüm kilitli kapıları açan anahtar gibi uzanırken ellerin, bakmadayım. Çok olsun o ellerin.. Kilitli kapılar ardındayım.
 Nefesime oturan bir kuş bakışların. Görmedeyim. Yönümü bulduran bir kuzey atlası yüzünde, gezmedeyim. Kanatlanıp gitmek uzak diyarların yakın düşlerine ve şakımak seni çağlayan nehirlerin döküldüğü denizlere... Susmaktayım.
''Susardım,
 Bilmeden nasılda gizlemişim seni kelimelerime.. Yazdıklarım yaşadıklarım mı yoksa yazdıklarımı mı yaşıyorum? Aynı soru, aynı soru.. Benim bu gözlerimin yorgun düştüğü dünya hali taşıması zor bir yük şimdi..
Gezdiğin hangi diyarsa bilmiyorum, konduğun bahar olsun omuzlarım.
Ah ben körsem,
sen gör..

M' Caner ÖZÇELİK

21 Ekim 2017 Cumartesi

Zor

Kördüm. Görünmeyen bir lekeydim dudaklarında. Meleklerin yalan söylediği devrin tekerinde dönüp duran Allah'ını kaybetmiş bir duâydım. Son yutkunuş gibi zordum biliyorum. Bir pençe kavrayışında, o en tatlı ısırığın açılmaz çenesinde ki sus'tum. Bıçağın keskin yüzünde yaralanmış sıyrık bendim. Dilimi yiyip bitiren yılanların şeklini almadım ama hiç. Belli ki bataklara balçık karandım. Hiç bilenmemiş gibi, hiç dilenmemiş iki el. Çığlıklara sağır, bükülmez bir bel. Derimi kendi ellerimle yoldum bekledim. Adım geçmemiş topraklarda kanadı kırık, sesi yitik bir yokuştum çünkü. Çıkılmaz, inilmez, varılmaz, aşılmaz bir tepe. Dağların denizlere döküldüğü bir çağ idim. Sonu gelmez bir gece. Katran kuyulardan kova kova çekilen kalabalık ortasında ki sonsuz haykırış, o umutsuz bekleyiş. Kaçan ve kovalanmayan, nefessiz kalış..

Esmeyi unutmuş rüzgar, akmayı yitirmiş su, karanlığa hapis ışık gibi durdum ben de. Rengi soluk bir maneviyat belki. Zaman içinde kendine dönüşen bir düşman. İyi bilirim; onulmaz, onarılmaz, yıllanmış bir saattim. Unutulmuş yıkık bir kapı. Duvarda biriken gam, kırık kiremit, ederince keder. Çağrılmamış bir ben kalmışım gibi Yakup'tan hariç. Sığınmaya muhtaç bir düşkün. Arda kalan. Yaşanmadan. Yaşadığını bilemeden. Eski bir kaçış aynada ki kendim için. Oysa kırıklar içinde derin bir nefestim. Ah evsizlik. Anlamı yitik, kayıp bir dil şu günlerde. Yıkık ruh, silkelen. Gerçek değil hiçbiri. Çıplak dev bir beden bu ellerim. Kendimde aranıp durduğum ama bir kez olsun bulamadığım.. O kutlu kayboluş.

Dikenin içine saklanan uyku gibiydi gecelerim. Bir terzi dokunuşu yırtıklara. Rüyalarda aranan hakikat, defalarca aynı soru, çıkmaz sokak. Anahtarın kırık kenarında ki renksiz küf şimdi hayatım. Kendimi tutsak hep, kendimi hapis. Kurak bir bahçeyim ne de olsa. Gürültüsüz gök, sığıntı bulut, varamayan sarmaşık. Ah defalarca aynı soru, aynı soru, aynı soru aklımda. Gördüm.

M' Caner ÖZÇELİK




--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
*İki oldu yazılara bir şekilde giren Yakup; Edip CANSEVER' in -Çağrılmayan Yakup- adlı şiirinden çıkıp geliyor. Oysa Edip CANSEVER hiç hazetmediğim bir şair. Neden bilmiyorum. Gene de eserleri aklımda yer ediyor. Ne diyeyim, hoşgeldin Yakup.