Görünen Köyün Kılavuzu: Deneme - Sahaf

27 Aralık 2016 Salı

Deneme - Sahaf

 Ben ... kitabını arıyordum ama.. Dedi.
Kimsenin oturmadığı üç tabure, bir asırdır el değmeyen değirmen, her şeydeki sarılık, okunmayan güfte, kırk bir yıllık kahve, kedi tüyleri, iğde çekirdekleri, kesmeyen makas, kör bıçak ve içerideki yaklaşık sekizbin kişiyle birlikte ben ve o an için benden geriye kalan şey ne ise;
İrkilerek O'na döndük.

Bir hayali gerçekleştirmek onu artık unutmayı, sonra gene hatırlamayı ama kararınca hatırlayamayınca üzülmeyi gerektiriyordu. Bir hayali cisimlendirmek ve o cisimle istenileni yaşayamamak.. Tüm kurulu güzellikleri bir bir salıyordu da peşinden ne kadar hızlı koşsan artık yakalayamıyordun. O senden ayrı büyüyor ve artık yakalansa da senin alamayacağın kadar koca bir şeye dönüşmüş oluyordu. Ayrık otu aykırıydı. Sarmaşık boynuma dolanaydı. Beni orada durduraydı da boğaydı.
Ama geceydi ve ay dolunaydı.

O, beyaz teni, beyazdan daha sade ayak bilekleriyle ilk adımı çoktan atmış geceyi aydınlatmıştı bile.
Ben o kısa dönüş esnasında baksam mı, bakmasam mının ayırdını yapamamış, görmekle görmemek arası bir surat çevirmeyle, ancak yüzlerimizi aynı hizaya koymuştum. Dünyam bu yeni düzene, bu yeni hizaya alışkın değildi. O her sabah yeniden küre şeklini alana kadar yoğrulmaya, beni yormaya, terimi, yaşımı, düşümü kendine harç, zamanımı harçlık etmeye alışıktı. Zamansız, habersiz ve ötesi nerden geldiği belli olmayan, geceye meydan okuyup gözümde varlık bulan bu peri kızına ise ne yapacağını hiç bilemedi. Devrildi.

 +Siz o kitabı nereden biliyorsunuz?
 -Bana çok sevdiğim birisi önermişti.
+Yoksa..

Bunlar yaşandı mı yaşanmadı mı bilemeden her adımda bir yaş daha alarak güç bela kendimi bir lokantada buldum. Taze yosun kokusu, deniz manzarasıyla hiçte yabancı gelmeyen bir yerdi burası..
Kepenkleri nasıl indirdim, nasıl kilit vurdum, sahaftım sahaftım da bu kadar saf mıydım?..

-... Bey hoş geldiniz.
-Son seferkinden mi istersiniz?
+(Son sefer.. Son seher. Son sesler. Son son son..Onsuz geçen. Geçer..)
+Evet.. Evet.. Bir büyük, bir lüfer.. İki olsun, iki lüfer. İki çatal iki bıçak iki kadeh, sek.
+(Kimsek. Kimdiysek. Şimdi nerdeysek. Dönsek...)
+Biraz yeşillik, tere bolca, roka istemez.
+(Toka istemez. Saçlar salınsın. Kaşlar biraz kalkık. Gözler serin rüzgar, senin..)
-Ben şaşırırsınız sanmıştım ama siz de beni hatırladınız, şaşırdım doğrusu.
-Hanımefendi gecikecek mi?
+(        ......................................            )

 Bu soruya cevap vermedim, garsonda zaten cevabı duymuş ya da önceden biliyormuş gibi -ama bunu soruşunda kati surette bir kötülük olmamakla birlikte- yanımdan yavaşça çekildi.

 İşte buradaydım..
 Yediğimiz son yemek şimdi soğuyor, rakıya su karışıyordu.
Artık gördüğüm beyazlık sade bu yudumlardı..
Gözlerim durmuyordu.
Hatrım eksik kalsa, gönlüm hatırlıyordu.
O'na aklımda olan kitabımın adını söylemiş, şaka maksadıyla övmüş ve önermiştim.
Çıkmamış, basılmamış, yayılmamış ve henüz aklımdakiler dışında duyulmamış bir kitaptı bu..
Ve bu kitapta bir kız ölüyordu, nasıl ölüyordu söylemeye dilim varmıyor. Çünkü o geceden sonra ayrıldığımız vakit.. Güzel bir uykudan sonra O da aynı şekilde...
Tam bin yıl önce bu akşam...

*M' Caner ÖZÇELİK
07.04.2012




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Ellerin dert görmesin.