Görünen Köyün Kılavuzu: Acıyor

9 Aralık 2016 Cuma

Acıyor

 Bir köpeğin o dalgın, umutsuz ve artık umarsız oluşunu, dağların bile utanıp düzlüğe evrildiği o yılgın duruşunu, boynuna dolanan o soğuk, çirkin ve küflü halkalar bütününü, doğumunda kesilmeyip boynuna asılmış hediyesi, inci bir gerdanlık mı sandınız?
Oysa o zincir, o düğüm, o halka hepsi bir kazanda kaynatılıp, insan denenin sırtında çarpıla çarpıla eskiyip ve yenilenerek her darbeden sonra, şaklamasıyla uykusunda hala rahat uyuyanı uyandırması gereken bir kırbaç olmalıydı. Artan suyunu da her sabah aç karna içmesi için konu komşuya dağıtmalı. Boğazlarında kalsın. Kursaklarından geçmesin tutsak bıraktıklarının ahı.

 O kanlı gözlerinde bu acıklı halinin her gece rüyalarına girdiği ama aslında her seferinde rüya olmadığını anlayışta ki hüznü vardı. Kan toplanmış değil de sanki soğuk kış günleri için örülmüş bir kazak gibi ilmek ilmek dikilmişti gözlerine.
Hem de en kaliteli, en canlı iplikten.. Diplikten. Cehennemin kızgın ve kanayan kuyularından tüm açları doyururcasına alınmış koca bir kepçe kan. Koca kanlı iki çanak, gözleri.
Ve devrilsin üzerine o çanaktan insan denenin derince kazılmış mezarına dökülmek üzere, nemlenmeyecek ve daha adı latinceden herhangi bir dile çevrilmemiş tek bir böcek dahi konmayacak toprağı. Ki yalnızlığı tatması için ölüsünün bile.

Tek eğlencesi, kaşınmak. Evet. Nasıl?. Niye?. Bilmiyorum. Ama öyle eğleniyor ya da eğleniyor  gibi yapıyor ki, sürekli bir kaşınmak. Bilmem belki kurtulur sanıyor üzerinde ki yüklerden.
Belki kendi mezarını kazıyor her darbede kendini aşındırarak. Belki kendi tüylerinden yaptığı bir yumuşak yatak, uğraşı.

İçerdekilerin çatal, bıçak ve tabak seslerinden bölünüp duran iki gramlık uykusu ve iki belki üç dilim kuru ekmek, bazı gece tek aşıyla.. Gık demiyor. Yok demiyor. Yetiniyor.
Yanından başka bir can geçse, nimet görmüyor, av sanmıyor, gözü dönmüş sapkın değil. Her geleni yalnızlığına yoldaş sanıyor. Herkesi candan sayıyor. Kendi canını hiçe sayıyor, sayıyor da.. Karşısında ki.. Küfür savuruyor habire, otur diyor, kalk diyor, oğlum/kızım/kuzum/canım demiyor, yuvarlan diyor, tut diyor, yakala diyor, zıpla diyor, ulan diyor, it diyor, iteliyor. Tekme vuruyor. Oysa onun oyun saydığı hareketi, O hakaret ediyor.

Can taşıyor. Can!
Taşıyor ya; yorgunluk, yılgınlık olup akıyor bakışlarından. Şimdi sen git de uzan, git de uzat elini.. Seni de ondan sanıyor. Korkuyor. Kendini korumak için belki hav diyor. Ama havlamıyor. Diyor. Söylüyor. Bir şeyler anlatıyor sana.
Beni diyor, beni sev, bak benim sevgim acıyor, benim sevgim yaralı..
Beni diyor, bak beni, şuncağızcık şeyim ben, beni kurtar diyor...

Son demlerinde kaynayan çay gibi buğulanmış gözlerinden daha düşmeden son bir damla, hav diyor.
Ancak son nefesin sıcaklığıyla ısınmış çıplak ve yaralı bedeni öylece kalıyor ortada.
Oysa onun tek kaynayanı,  kanı olmalıydı oyunlarda, ovalarda koşturupta yorulduğunda nefes nefese kaldığında sıcak sıcak hohlamalıydı. Akan sıvı gözünden değil, ağzından dilinden zevkten akmalıydı. Oysa şimdi çayın dibinde biriken posa gibi sıkılıp, akıp ta ortalığı batırmasın diye bir torbada çöpün yolunu tutmuş götürülüyor.
Götürülüyor ya yerine çoktan yenisi geçmiş. Sanki üşüyüpte öncekinin acısını üzerine geçirmiş ve kendinden iki beden büyük bu ceket çoktan bükmüş omuzlarını, kırmış dizlerini de ardından dua ediyor, uluyor, ağıtlar yakıyor.. Kendi acısı yok daha aklında. Oysa O şimdi kapıdan çıktı, gözlerinde ki öfke karşı evden görülüyor olacak ki perdeler kapanıyor, ışıklar evde yokuz diye bağırmak için söndürülüyor, ses kesiliyor. O, kapıyı hızla kapatıp ardından, araba lastiklerinden yapılmış koca çizmesiyle ilk tekme için geliyor..

M' Caner ÖZÇELİK
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Ellerin dert görmesin.